sinema tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2015 Cumartesi

Sinema Tarihi #3 - Edwin Stanton Porter ve D. W. Griffith

Yazı dizisinin ilkinde sinematografın icadından ve kısaca sinemadaki bakış açılarının oluşumundan bahsettik. İkincisinde ise konuya biraz daha ivme kazandırarak Lumiêre kardeşlere ve Georges Méliès'e değindik kısaca. Bu bölümde ise artık Edwin Stanton Porter ve D. W. Griffith'e giriş yaparak, yavaş yavaş Avrupa'daki akımlara geçiş yapacağız.



Lumiêre kardeşlerin icat ettiği sinematograf, çektikleri gerçek görüntüler insanların çok ilgisini çekti. Daha sonra izleyici farklılığa ihtiyaç duyduğunda imdada Georges Méliès yetişti ve insanları dekorlarla, illüzyon görüntülerle, farklı bir mizah anlayışıyla ve hatta bilim-kurgu ile tanıştırdı. Fakat bu da bir zaman sonra izleyicide farklı beklenti yaratmaya başladı. Ve bir kurgu ustası çıktı karşılarına: Edwin S. Porter. 

Porter ile birlikte kamera sokağa indi. Bu da beraberinde bir çok önemli yeniliği getirdi. Bu yenilikler zorunluluktan doğdu çünkü kameranın sınırları genişledi. 1903'de çektiği Bir İtfaiyecinin Yaşamı filminde kendi çektiği gerçek görüntülerle kurmaca görüntüleri bir araya getirdi. Bu görüntüler farklı zamanlarda çekilmiş görüntülerdi. Bu sinemada artık bir kurgu tekniğinin somut anlamda başladığını gösteriyordu. Aynı zamanda paralel kurgu denilen kavramın doğuşu da bu filmle oldu. Çünkü filmde gördüğümüz kurmaca yangın sahnesi ile sokakta at arabalarıyla ilerleyen itfaiyecilerin gerçek görüntüsü farklı zamanlarda çekilmiş olmasına rağmen kurgu tekniğiyle birleştirilip eş zamanlı gösterilmiştir. Yine 1903'de çektiği Büyük Tren Soygunu filminde yine kurmaca sinemanın ilk güzel örneklerinden birisini vermiştir. Fakat bu filmlerde her ne kadar kurgu konusunda çok önemli atılımlar yapmış olsa da ayrıntı çekimler, yakın planlar, çekim ölçekleri yok. Kamera birkaç küçük istisna hariç hep sabit ve hareketsiz.

D.W Griffith'in dönemi başladığında sinema çok büyük değişimlere uğrayacaktır. Sinemanın hemen her noktasına damga vurmuş ve kalıcı izler bırakmıştır. Çektiği ilk filmler tek makaralık kısa filmlerden oluşuyor. Bu dönemde İtalya'da devasa dekorların ve kalabalık figüran kadrolarının kullanıldığı epik filmler başlıyor. Bunun en güzel örneklerinden Roma'nın Fethi filmi ABD'de gösteriliyor. Epik tiyatro geleneğinin bütün unsurlarını sinemaya taşıyan bu film Griffith'te büyük hayranlık uyandırıyor. Daha sonra bu tarz epik filmler çekmek için hazırlıklar yapıyor. Fakat patent şirketleri böyle filmlere izin vermiyor, çünkü uzun olduğu için masraflı ve alışık oldukları bir tarz değil; bu yüzden de riske girmek istemiyorlar. Griffith ise Los Angeles'ta kendi film yapım şirketini kuruyor.

Bu yapım şirketi altında oluşturduğu film ekibiyle Bir Ulusun Doğuşu adlı epik filmi çekiyor. Bu film 12 makaradan oluşuyor ve kurguda kesilmiş haliyle birlikte 3 saat sürüyor. O dönem için bunun güçlüğünden bahsetmeye lüzum bile yok. Çektiği bu film büyük ilgi görüyor ve çok iyi bir hasılat yaratıyor. Bu hasılattan yola çıkarak hemen sonraki filmi olan Hoşgörösüzlük filminin hazırlıklarına başlıyor. Bu Griffith'in sinema tarihine getirdiği bir yeniliktir; zira ondan önce hiçbir yönetmen bu tarz bir hazırlığın içerisine girişmemiştir. Çekim senaryosuna kadar her şey hazır olduktan sonra çekimlere başlar. Büyük dekorlar ve kalabalık bir figüran kadrosu vardır. Film 4 öyküden oluşur, son öykü mutlu bir sonla biter; çünkü burada tıpkı gerçekçi roman geleneğinde olduğu gibi okuyucuyu(izleyiciyi) rahatlatma-gevşetme mantığı vardır. Daha sonra klasikleşmiş bir Hollywood tekniği haline gelmiştir bu yaklaşım. 

1913'de çektiği Domuz Çıkmazı Serserileri filmi sinema tarihindeki ilk film-noir örneğidir. 1915'de çektiği Vicdan Azabı filmi ise gerilim türünün ilk somut örneği olarak kabul görür. Griffith'le birlikte ilk kez bir yönetmen bir öykü aracılığıyla seyircide gerilim yaratmıştır. Hızlı kamera hareketleriyle ve hızlı kurgu tekniğiyle bu gerilimi daha da arttırarak izleyicide şok etkisi yaratıyor. 

Griffith sinemanın kendi dilini yaratan yönetmendir. Çünkü ilk kez bir yönetmen çekeceği filmlere hazırlık yapmıştır. Dekorlar, kostümler, figüran kadroları, çekim senaryoları, ışık kullanımı gibi bir çok önemli alanda ekibiyle birlikte uzun süren çalışmalar yapmıştır. Ayrıntı çekimi, yakın planı ilk kullanan kendisidir. Yakın plan çekimlerle birlikte önem kazanan oyunculuk konusunda yaptığı açılımlar vardır. Oyuncu yönetmenliği kavramını ortaya çıkarmıştır. Oyuncu eğitimi, oyuncu seçimi gibi detaylarla oyunculuk kavramına yeni bir boyut kazandırmıştır. Konu mekan ilişkisini ilk kez önemseyen ve seyirciye bunu anlatan yönetmen de kendisidir. Bütün filmlerinde önce mekanı tanıtır ve seyirciye hikayenin nerede geçtiğini gösterir. Klasik hollywood anlatı yapısının temellerinden birisidir bugün hala bu. Abartılı oyunculuğa son verir; çünkü sinemanın kendine has bir dili vardır ve tiyatrodan ayrı bir sanattır. Bu yüzden oyunculuklar da tiyatral değil sinema oyunculuğu şeklinde olmalıdır ona göre. Kamera kaydırma hareketini sinemayla tanıştıran yine Griffith'tir. Aydınlatma metotlarına özel olarak çalışır, gece çekimleri yapar. 

Özetlemek gerekirse Griffith gerçekçi roman geleneğinden ve epik tiyatrodan yola çıkarak sinemanın kendine has dilini yaratmıştır. Hollywood'un klasik anlatı yapısı dahil olmak üzere bir çok kemikleşmiş özelliği ondan ileri gelir. Dönemindeki ve kendisinden sonraki yönetmenlerin üzerinde çok büyük izler bırakarak sinema tarihine geçmiştir.

17 Aralık 2015 Perşembe

Sinema Tarihi #2 - Sinema Lumiêre kardeşler ve Georges Méliès'in elinde yükseliyor!


Tarih araştırmalarına bakıldığında, sinemanın 1895'de Lumière kardeşler ile başladığı görülecektir. Trenin Gara Gelişi çekilen ilk film olarak kabul görür. Fabrikadan Çıkan İşçiler ise gösterilen ilk film olma özelliğini taşır. Bu filmlerin ortak özelliği, herhangi bir çekim ölçeği, sanatsal müdahale barındırmıyor olmasıdır. Yegane amaç gara gelen treni ve fabrikadan çıkan işçileri kayda almaktır. Olanı olduğu gibi aktarmışlardır, dolayısıyla kurmaca değildir. Fakat yine Lumiêre kardeşlerin çektiği Bahçıvanın Sulanışı filmi öykü içeren ilk film olma özelliği taşır. Filmde bahçeyi sulayan bir bahçıvan ve hortuma basan bir çocuk vardır. Çocuk bahçe sulanırken hortuma basar ve su bahçıvanın yüzüne gelir. Bu yönüyle bir öykü anlatımı vardır ve bu aynı zamanda güldürü türünde çekilen ilk film olduğunu da işaret eder. Lumiêre kardeşler, Sinema Tarihi #1 - Sinema Aygıtının İcadı ve Sinemadaki Bakış Açılarının Oluşumu yazısında bahsettiğim üç bakış açısının ilki olan, yani olanı olduğu gibi aktarma fikriyle hareket ettiler. Bu biraz da mecburiyet nedeniyle böyleydi. Zira eldeki imkanlar doğrultusunda başka bir alternatifleri de yoktu. Dekor, oyuncu, stüdyo, çekim ölçekleri gibi kavramlar henüz doğmamıştı. 



Lumiêre kardeşler Thomas Edison tarafından geliştirilen kinotoskopun patentini alamadıkları için kendi sinema aygıtlarını yaratırlar. Fotoğrafçı olan babalarının da yardımıyla sinematografı meydana getirirler. Bu aletle hem film çekip hem de gösterim yapabiliyorlardı. Gösterdikleri görüntülerde gara gelen tren, fabrikadan çıkan işçiler, bahçe sulayan bahçıvanlar vardı. Bunları izlemek ilk olarak insanların çok ilgisini çekti. Ağzına kadar dolan salonlar, üzerlerine gelen trenleri gerçek sanan izleyiciler, ayakta alkışlanan gösterimler... Fakat bir zaman sonra insanların artık bu gerçek hayatta da görebildikleri görüntülere olan ilgisi azaldı. Lumiêre kardeşler ellerindeki aygıtı bir kaç noktaya gönderdi ve böylece yeni isimler ortaya çıktı.




Georges Méliès bu isimlerden birisiydi. Aygıta çok merak duydu ve Fransa'da bir stüdyo kurdu. İllüzyonist olduğu için kamera ile olan birlikteliği sinema tarihi açısından önemli kazanımlara neden oldu. Bunlardan en önemlisi kameraya illüzyon yeteneği kazandırması oldu. Ne demekti bu? Kesme, atlama gibi fonksiyonların doğmasıydı. Bunun yanında dekor kullanımı da sinema tarihi açısından bir ilkti. Güçlü mizah duygusundan yola çıkarak, dekorlar ve kameradaki atlamalar aracılığıyla kurmaca bir gerçeklik yaratmıştı. 1902'de çektiği Aya Seyahat filmi bunun bütün örneklerini içerisinde barındıran bir film. Nasıl ki Lumiêre kardeşler belgesel gerçekliği taşıyan sinemanın öncüsüyse, Georges Méliès de kurmacanın öncüsü olarak değerlendirilmelidir. 

Devamı gelecek...

15 Aralık 2015 Salı

Sinema Tarihi #1 - Sinema Aygıtının İcadı ve Sinemadaki Bakış Açılarının Oluşumu





Öncelikle sinemanın yalnızca sinema olmadığını; içerisinde bütün sanat dallarından ve toplumların uygarlık tarihlerindan izler olduğunu, bu anlamda da bir sentez olduğunu belirtmek gerek. Sinema aygıtı ''bir icat yapalım, eğlenceli olur'' mantığıyla değil bir dizi tarihsel icat sonucunda ortaya çıkmıştır. Fizikten kimyaya, astronomiden biyolojiye bir çok alandaki bilimsel birikimin bir sonucudur. Coğrafi keşiflerle birlikte bu alanlarda uygarlığa damga vuran gelişmeler elde edilmiş ve bunun da sinemanın oluşumuna olan katkısı doğrudandır. 

Sinema aygıtının ortaya çıkışını üç aşama ile ele almak mümkün:

1- Hareket yanılsamasının fark edilmesi: Isaac Newton ışığın gözünde bıraktığı etkinin karanlık odaya geçtiğinde de devam ettiğini anladığında aslında gözün hareket yanılsamasını fark etmişti. Buradan hareketle deneysel psikoloji alanında büyük atılımlar yapıldı.

2-Aygıtın keşfi: Platon'un mağara alegorisindeki yansıtma kuramından, Da Vinci'ye kadar uzayan bir merakın sonucudur bu keşif aslında. Bu aşamada dışarıdan gelen ışığın karanlık kutu içerisindeki toplanılışı söz konusudur.

3- Aygıtın görüntü kaydetmesi: Aygıtın içerisindeki duyarlı maddenin keşfi tıp bilimindeki gelişmelerden, coğrafi keşifler sırasında bir ihtiyaç sonrasında bulunan teleskopa kadar gider. Keşfedilen o duyarlı mercek ve hareket yanılsamasının eş zamanlı hareketinin sağlanması ile ilk önce saniyede 16 kare kaydedilirken, daha sonra saniyede 24 kare yakalanmaya başlanmıştır. 

Elde edilen bu alet ilk önce eğlence amaçlı kullanıldı. Boks maçları gibi çeşitli eğlence faaliyetleri bu aygıta kaydedildi. Bunların sanatsal bir tarafı yoktu, çünkü herhangi bir müdahale olmaksızın olduğu gibi aktarılan görüntülerdi. 

Gerçekçi roman geleneğinde gördüğümüz bu gerçeği olduğu gibi aktarma kaygısına karşın, gerçeklik eğer olduğu gibi aktarılıyorsa, değiştirilerek de aktarılabilir fikri de yer buldu. Nasıl ki müzikte notalarla, resimde fırçalarla düzenlemeler yapılıyorsa bu aygıtla da gerçeklik düzenlenebilirdi. 

Bu noktada üç bakış açısı sinema tarihine yön vermiştir. Bunlardan ilki gerçeğin herhangi bir müdahale olmaksızın olduğu gibi aktarılması. Burada sanatçının görevi yaratmak ya da eldeki gerçeği şekle sokmak değil olanı olduğu gibi aktarmaktır. İkinci bakış açısında, gerçeklikten bağları koparma fikri yatmaktadır. Sanatçı kendi hayal gücüyle bir kurmaca, taklit yaratır. Üçüncü bakış açısı ise, gerçeğin arkasındaki gerçekliği görme ve gösterme fikridir. Sanatçının derdi görünen maddi gerçekliği değil onun arka planında yatan gerçekliği irdelemek ve izleyiciye göstermektir. İlerleyen yıllarda oluşacak olan Avrupa'daki sinema akımları buradan hareketle doğmuştur.